Kramponlupisagor -

Eski TFF Hollanda Gözlemcisi Oğuzhan Oğuz ile Keyifli Bir Röportaj

Eski TFF Hollanda Gözlemcisi Oğuzhan Oğuz ile Keyifli Bir Röportaj
  • 21.06.2016

KONUK: OĞUZHAN OĞUZ @oguzhann10   –  Eski TFF Hollanda Gözlemcilerinden  
Röportaj: S Ayaz B.      @elpolloloco31

20.06.2016

 

 

Kramponlu Pisagor (@kramponlupisago) ekibi olarak bu hafta Hollanda’da ikamet eden, Türkiye Futbol Federasyonu için oyuncu izleme geçmişi bulunan, aynı zamanda ismini veremeyeceğimiz birkaç Süper Lig kulübü içinde aktif ‘’gözlemcilik (scouting)’’ yapmış olan ve hala aktif olarak Süper Lig’de çalışmakta olan Oğuzhan Oğuz ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

 

 

Oğuzhan, öncelikle çok keyifli olacağını düşündüğüm bu röportaj için şimdiden teşekkür ederim. Senin gibi yeni nesli temsil eden ve genç yaşında çok büyük deneyimler kazanmış birinin yaşadıkları olayları ve görüşlerini öğrenmek, futbolu ekran ya da statta keyif amaçlı izleyen bizim gibiler için ilginç olacak.

 

 

SORU – CEVAP 

 

 

Ayaz B: Öncelikle okuyuculara kısaca seni tanıtmak istiyorum. Oğuzhan kaç yaşındadır? Hangi üniversitede hangi branşı okumaktadır? Futbola olan ilgisi ne zaman başlamıştır? İlginin bir nedeni var mıdır? Oğuzhan futbol dışında ne yapar? Futbol kulüplerine verdiğin hizmetlerinde mezun olduktan sonra daha da profesyonelleşmeyi (şirketleşmeyi) düşünüyor musun?

 

 

OĞUZHAN OĞUZ: 1994 doğumluyum, Lüleburgaz’da doğdum. Erken yaşta taşındığım Amsterdam’da Inholland Uygulamalı Bilimler Üniversitesi’nde okumaktayım. Bölümüm Uluslararası İdari ve Ticari Bilimler, üçüncü yılıma girmek üzereyim. Futbola olan ilgim çocukluktan başladı, bunda ailemin de futbolun içinde yer almasının da etkisi var sanırım. Babam eski profesyonel futbolcuydu. Futbol dışında yaptığım şeyler arasında yine bir başka spor olan basketbola merak salmayı ve takip etmeyi sayabilirim. Mümkün mertebe kendimi de zihnde tutmak babında spor yaparım. Onun dışında zaten vaktin önemli bir kısmı öğrencilik hayatına ve sosyal hayata gidiyor, keza hafta sonları Lig Radyo’da yaptığım programlar da var. Dönem dönem de yazılı basın için makaleler hazırladığım oluyor. Arta kalan vakit bulduğumda ise klasik olarak bir öğrencinin yapabildiği kültürel faaliyetlere odaklanırım, kitap okumak, arkadaşlarla vakit geçirmek, film izlemek ve merak ettiğim konuları araştırmak gibi.

 

 

Kesinlikle bir profesyonelleşme düşüncem var ancak doğru yapı olduğuna inanmadığım hiçbir işe girmeye de niyetli değilim. Gerekirse tamamen vazgeçip kendi meslek alanımda da ilerlerim. Bunda çalışacağım birim ya da şubenin yanı sıra kulübün futbola bakışı da çok önemli. Bilgi ve katkıya değer verilen bir ortamda bilginin değeri olur ancak, yoksa biraz boşa kürek çekmek oluyor. Yeri geliyor kendi boş vaktinden, sevdiklerinden, onlara ayrılan vakitten feragat edip bu iş ile ilgileniyorsun.

 

 

Profesyonel bir ortam dahi olsa yaptığın işten zevk alman gerekiyor. Bu benim hep savunup, benimsediğim bir bakış açısı. Benim için yaptığım işten zevk alabilmem için yaptığım işin somut bir etki yaratabilmesine dayalı. Bildiğin bir iş yapıyorsan bunun bir şeye katkıda bulunmasını, bir problem çözmesini ya da en azından hedeflenen özne tarafından takdirle karşılanıp ciddiye alınmasını istersin. Daha önce bu sebeple inanmayıp reddettiğim bir kulüp oldu. O takım şu an alt kümede zaten. Ülkedeki profesyonellerin en büyük sıkıntısı da bence tozpembe ama içi boş vaatlere kanıp bunların nasıl gerçekleştirileceğini dahi sorgulamamak.

 

 

Ayaz B: Kişisel olarak benim en çok merak ettiğim konu Hollanda ve Türkiye’deki futbol altyapıları arasındaki büyük uçurum. Hollanda gibi 17 milyon nüfusa sahip bir yer futbolcu fabrikası gibi çalışıyorken bizim 80 milyona yaklaşan nüfusta tek-tük yetenek çıkıyor. Hatta ‘’yeni yıldız adayları’’ diyebileceğimiz isimlerin çoğu gurbetçi gençler. Senin özellikle genç oyuncuları takip ettiğini biliyorum. Yabancıların doğru yapıp, bizim ısrarla yanlış yaptıklarımız nedir?

 

 

OĞUZHAN OĞUZ: Bizim küçümsediğimiz çok şey var altyapı eğitiminde. ‘’Ben bütçeyi veririm, ne yaparlarsa yapsınlar’’ kafası çoğu kulübün benliğine işlemiş durumda. Hatta zoraki olduğundan altyapısını faal tutan ‘’profesyonel’’ futbol takımı sayısı azımsanmayacak kadar fazla. ‘’Ben Real Madrid gibiyim, istediğim oyuncuyu alırım, elimde olsa altyapıyı kaparım’’ diye cümlelerin sarf edildiğini biliyorum mesela bazı başkanlar tarafından. Yabancılar ise özkaynak çıkışlı oyunculara çok kıymet veriyor. Bu tarz oyuncular kulüp geleneklerini ve kulübün formasının ağırlığını bilen oyunculardır. Değerlerinizin ve tarihinizin korunabilmesi için altyapıdan oyuncu çıkarmanız gerekmekte.

 

 

Ajax yıllık 8 milyon Euro harcıyor mesela altyapısına. Tesislerde minimum 8 saha boşta. En yeni teknoloji ile bezenmiş bir de özel performans merkezi var. Tesisin içinde okul ve fitness merkezi de var. Her şeyden önce her antrenör işin ehli. Herhangi bir spor akademisi mezunu birisinin girip Avrupa’da işe başlaması çok güç, antrenörlük rüşt ıspatı gerektiren bir şey ve eğitmenlik ise apayrı bir olay. Bir ekole bağlı çalışmaya girmiyorum bile. 1-2 sahaya sahip olan, futbolculara sudan başka hiçbir şey verilemeyen tesisler var Türkiye’de. Tek sahada 3 takım antrenman yapıyor bazen. Diğer takımların ve sporların antrenmanları dikkat dağıtır, keza bu tip durumda hangi futbolcuya bireysel önem vereceksin, hangisiyle ilgileneceksin? Sporcuların okul durumuyla nasıl ilgileneceksin, bunlar özen gerektiren şeyler.

 

 

Biz para-emek-bilgi üçlemesinin sadece ilk kısmını önemsiyoruz ki o da, ‘’üç beş kuruş veririm ne yaparlarsa yapsınlar’’ düşüncesi. Küçük yaşta futbola başlayan futbolculara ne bir aerobik eğitimi veriliyor, ne bir futbol bilgisi eğitimi, ne teorik çalışma, ne ekole yönelik hamle, ne de bireysel gelişim antrenmanları. Takımla ne öğrenirse o ki, o da çok kısıtlı. Bu şartlarda, bu ülke hak ettiğinden fazla bile oyuncu çıkıyor bence. Hele hele seyircinin yaklaşımı ‘’madem çıkmıyor, kapayın altyapıları’’ şeklinde olunca. Altyapı doğru mu işliyor ki kulübün tasarruf politikası altyapı üstünden şekillensin?

 

 

Son olarak bir konuya parmak basmam gerekiyor. Altyapıyı emanet ettiğiniz kişiler çok önemli. Yurtdışına bir turnuvaya giderken üç büyüklerden birinin altyapı takımına 23 kişilik kontenjan tanındı. Yönetici ve arkadaş götürebilmek için Hollanda kafilesini sadece bir kaleciden oluşturup doktor götürmedi bu takım. Sonucunu söyleyeyim mi? Kaleci sakatlandı, tedavi edecek doktor yoktu. Her maç yetkililer rakibin sağlık ekibine ‘’bize de bakarmısınız’’ ricasında bulundu. Yedek kaleci de sağda solda arandı. Bakkal çırağı olup ‘’ya bir iki topa vurdum’’ deseydiniz o takımın yedek kalecisi olurdunuz mesela.

 

 

Bir örnek daha vereyim;

 

 

Dünyanın en prestijli U17 turnuvalarından, Anderlecht, Liverpool, Schalke, Porto ve Ajax gibi takımların olduğu bir turnuvaya katılan bir Türk takımı vardı. Rakiplerden biri boş akşamda şehir yürüyüşü yaparken birkaçı rejenerasyon antrenmanı yapıyordu otelde. Birkaçı da rakip ve kendi takımını analiz ediyordu organizasyon tarafından verilen kasetlerle. Bir takım da Survivor izleyip Turabi’yi destekliyordu. Kime neyi emanet ettiğin çok önemli yani.

 

 

Ayaz B: Kişisel soru; Milliyetçi yaklaşımı bir kenara koyarsan; Çok yetenekli bir gurbetçi topçu olsaydın, teklif geldiğinde Hollanda Milli Takımı’nda mı oynamak isterdin yoksa Türk milli takımında mı? Neden?

 

 

OĞUZHAN OĞUZ: Bu duygu meselesidir tamamen. Nerede yetiştiğin, nasıl bir ortamda yetiştiğin ve nasıl bir dostluk içinde olduğun önemlidir. Kendini birçok gurbetçi gibi Hollanda ve benzeri uyruktan insanlardan soyutlayıp çevreni Türklerle oluşturduğunda tercihin Türkiye olur. Aksi bir durumda, çevren değiştikçe biraz daha çift taraflı duygu beslemeye başlıyorsun ki bu durumda da tercihini tamamen ‘’hangisine his olarak daha yakınım’’ şeklinde yapmıyorsun. Kariyerini de düşünmeye başlıyorsun, hangisi ile kupa kazanırım, hangisi ile gelişirim ve benzeri konular. Öyle bir durumda ne yapardım bilmiyorum. Ama ilk soruda verdiğim cevap anlamında konuşmam gerekirse sürekli değişen bir yapı yerine bir ekolü tercih etmesini anlayışla karşılardım bir profesyonel futbolcunun.

 

6a50ff2a-de64-4a45-8f59-d51a49122997

 

 

 

S. Ayaz B: Türkiye’de ‘’scouting’’ dediğimiz olayla özellikle 3 büyük takımların bilinçli taraftarları epey dalga geçiyor. Ben, vaktinde Selim Soydan ve Şadan Kalkavan’ın, Barcelona’ya Luis Figo’yu ‘’izlemeye’’ gittiklerini hatırlıyorum misal. Şimdi baktığımız zaman, Fenerbahçe’nin scouting ekibinde Saffet Akbaş, Müjdat Yetkiner ve Kemalettin gibi eski futbolcular var ve bu isimlerin hiç biri profesyonel anlamda bu işin eğitimin almamış.

 

 

 

OĞUZHAN OĞUZ: Scout olmak bu kadar kolay mıdır? Milyon dolarlık camiaların ‘’scouting’’e bakış açısı gerçekten ‘’git, izle, beğen, al’’ gibi düz mü olmalıdır? Ajax, PSV, Anderlecht gibi kulüplerde bu işler sistem bazında nasıl olur? Bizim biraz gözümüzü açabilir misin lütfen?

 

 

Scout olmak çok zor bir iş değil ancak emek isteyen bir iş. Bir scout için bir futbolcu hakkında bir gazetede okuduğu herhangi bir satır dahi önemlidir, bilgidir zira. Git izle beğen al şeklinde bir süreç, ancak beğeni sürecini burada açmak lazım zira bence iki aşamalıdır bu.

 

 

Birincisi futbolcuyu beğenmek. Sahada yaptığı işleri toplu ve topsuz takip edip notunu almak. Bu noktadan sonra ise sorgulayacağın şey şu. Bana ne denli uyar? Benim oynamak istediğim futbola yatkın mı? Aradığım mental özelliklere sahip mi? Amiyane şekilde şöyle açıklayayım. Futbolcu beğenmek elbise beğenmek gibidir. Scouting ise iriysen kilolu gösterir mi, inceysen fazla sırıtır mı değerlendirmeleri yapmaktır.

 

 

Oyuncuyu beğenmek bir yana üstüne düşünüyorsun. Ajax, PSV, Anderlecht, Zagreb, Shakhtar ve Porto gibi kulüpler bunun tahlilini yapıyor. Geniş bir havuz oluşturuyorlar ve kendi ihtiyaçlarına uygun oyuncuyu canlı izletiyorlar. Her şeyini araştırıp doğduğu mahallenin muhtarını bilene kadar bu araştırmalar devam ediyor, sonra da alıyorlar. Benim için işin doğrusu budur. Futbolun geometrisine hakim olmak olmazsa olmaz, oyuncuyu görev tanımı içinde değerlendirmek gerekiyor zira. Sadece topla yaptıkları yeterli değil. Oyuncuları mülakattan geçirenler de var örneğin, bir maç sonrası 1 saat konuşup belli kalıp sorular yönelterek karakter yapısını çözmeye çalışanlar. Benim için bir ekibin olmazsa olmazı dışardan destek veren ya da içeride bulunan bir psikolog. Kendi kadro yapını tahlil edebilmek bir yana, dışardan gelen oyuncunun da uyabilmesi gerekiyor. Rumennigge’nin Guardiola’yı Neymar konusunda ‘’bu sıcağa alışık, soğuk Almanya’ya uyum sağlayamayabilir. Biz Götze’yi alalım’’ şeklinde caydırmasının üst modeli gibi bir şey. Gittim, şu iyi topçu, şunu alalım deyip iki cümleyle başkana anlatırsan bu en başta yapılan işe karşı saygısızlık.

 

 

O yüzden benim için scoutingin tanımının ‘’bugün ne giysem’’ sorusunu uzun vadeli sormaktan farkı yok pratikte. Oyuncuyu ekranda izlersin, geniş havuzuna alırsın, sonra sadece futbol kalitesi değil, farklı etkenleri de göz önünde bulundurarak süzgeçten geçirirsin. Elinde kalan adayları detaylı araştırıp yerinde de defalarca izledikten sonra tüm bilgiler ışığında karar verip önerirsin. Bu birim bence bunu yapmalı.

 

 

Ayaz B: Transfer piyasasının ikiye bölündüğüne dair kişisel bir gözlemim var. Piyasanın zengin çocukları diyebileceğimiz kulüpler ‘’scouting’’ dediğimiz olayı tamamen rafa kaldırıp menajerlik şirketleriyle çalışıyorlar. Ekonomik olarak fazla kuvvetli olmayanlarsa kendi oyuncularını bulmak zorundalar. Sence hangi model daha doğru? Ek olarak; Bazı teknik adamlar muhakkak belli başlı menajerler ile çalışıyorlar. Türkiye’de de sıklıkla duyduğumuz bir husus olan ‘’transferlerde komisyon yeme’’ olayı hakkında neler söyleyebilirsin? Sanıldığı kadar sık görülen bir durum mu?

 

 

OĞUZHAN OĞUZ: Menajerlerle çalışmanın iki türlü dezavantajı var bence. Birincisi sınırlı bir havuza bağlı kalmak, ikisi ise piyasa hakimiyetin de düşükse tek tarife üstünden gidip ödemen gereken paranın fazlasını ödemen. Bir nevi mahkûmsun yani. Bu yüzden menajerlerin güvenilir olanlarına sırt çevirmeyecek şekilde kulübün araştırmayı kendi birimleriyle yapması şart. Menajerler daha çok piyasa hakimiyeti, fiyat bilgileri ve olası ‘’fırsat transferleri’’ için önemli.

 

 

Komisyon alan, kumar masasında transfer bitiren hatta önce istemediği adamı daha sonra bağlantılı olduğu menajerle anlaştırıp kulübe sunan teknik adamlar var. Türkiye’de de çalıştı böyle adamlar. Sanıldığından da sık göründüğünü düşünüyor ve hatta biliyorum.

 

 

Ayaz: Sürekli U-23, U-21, U-18 turnuvalarını takip ettiğini biliyorum. Önümüzdeki 5 yıl için hangi ülkelerin jenarasyonları can yakacak? Yeni süper-starlar var mı ufukta? İlgiyle takip ettiğin isimler varsa paylaşır mısın?

 

 

OĞUZHAN OĞUZ: Aslında aklımda inanılmaz bir jenerasyon var fakat hem devamlılık, hem de akıl sorunları nedeniyle çok şüpheci yaklaşıyorum. Nijerya. Son 2 U17 Dünya Kupası’nın şampiyonu oldular ve Nwakali gibi, Iheanacho gibi, Success gibi, Simon gibi, Başakşehirli Musa Muhammed gibi ve Victor Osimhen gibi çok ekstra futbolcuları var. Afrika kıtasının makûs talihini kırıp Dünya Kupası yarı finali göstermeye en yakın grup bu olsa da güvenemiyorsun.

 

 

Biraz daha Batı Avrupa’yı yakından takip edebildiğimden Ajax’ın 1997 jenerasyonu, Anderlecht’in 96-98 grubu, Uruguay’ın 95 grubu, devamlı üreten Sırp altyapısı. Keza Panama’nın altyapı atılımı hoşuma gidiyor. Şu an düşüş trendinde olan Hollanda futbolunun altın jenerasyonunu 1996-1997 doğumlu oyuncuları entegre ettiğinde yaşayacağını düşünüyorum. Bu futbolcular kulüpleri tarafından ihtiyaç olunduğundan iki yıldır U19 Milli Takımı’na kopuk kopuk katılıyor ancak ilerleyen dönemde adlarından söz ettirecekler. Bazı somut isimler saymam gerekirse Youri Tielemans, Donny van de Beek, Steven Bergwijn, Matthijs de Ligt, Vaclav Cerny, Orel Mangala, Wout Faes, Gaston Pereiro, Hirving Lozano, Ismael Diaz, Rodrigo Amaral, Mauro Arambarri, Dusan Vlahovic, Nemanja Mihajlovic, Andrija Zivkovic gibi isimlerin bazıları radar altında kalsa da istisnasız hepsinin iyi bir uluslararası kariyer yapabileceğine inanıyorum.

 

 

Ayaz: Futbolcu kalitesi olarak giderek daha iyi bir noktaya gelinmesine rağmen, seyir zevki bazında özellikle son 2-3 senede gözle görülür bir düşüş olduğunu düşünüyorum. Sence de futbol giderek daha çok ‘’fiziğe dayalı’’ hale gelmiyor mu? Sanki futbolun esas amacı olan ‘’gol atmak’’ biraz ikinci planda kaldı gibi? Ne dersin?

 

 

OĞUZHAN OĞUZ: Teknik adamlar gol atmak için aldıkları riski azaltıyor diyelim. Önceden temeli atmak, atamadığında yememek üzerine kurardı profesyoneller. Artık temel geriden atılıyor. Organizasyon, yer kaybı yaşamamak gibi konular ön planda. Büyük takımlar baskılı oyun kadar geçiş oyununu oynayabildiğinden rakipler özellikle direkt olarak savunmayı ana felsefe haline getiriyor. Oyunun temposu bence arttı, öyle görünmese bile uzaktan. Atletik meziyetler hiç bu kadar önemli olmamıştı. Takımlar 100 metrelik sahayı 9-10 saniyede topla geçebiliyorlar. Top kaybetmemek, kötü yakalanmamak gibi şeyler o kadar önemli oldu ki takımlar aldıkları riski azaltıyor. Bu da topun yavaş dolaşmasını ve oyunun monoton, sıkıcı hale gelmesini sağlıyor. Hamlelerde çeşitlilik yaratan ve rakibi her yerde kilitlemeyi başaran da kazanıyor, bunu satranç gibi düşünün hatta. Futbolun en temel unsuru sahanın her yerinde nitelik ve nicelik anlamında üstünlüğü oyuncu bazında kurabilmek. Guardiola da böyle tarif eder. Çabuk kaymak, birlik halinde hareket etmek ve birlik halinde çıkmak önemli oldu.

 

 

Bir hatanın domino etkisine yol açabileceğini bildiğinden de teknik adamlar bireysel özgürlüğü kısıtlamakta. Artık eskisi gibi üç kişiyi ekarte ettikten sonra skor yapan adam bulmak zor, antrenmanlarda bile çift temas sonrası üçüncünün yasaklandığı ve pas zorunluluğunun olduğu çalışmalar yapılıyor. Hücumlar da savunmalar da çizili setler üzerinden gidiyor. Seyirci de buna alışmaya başladı hatta bence yavaş yavaş. Domino etkisini de şöyle özetleyeyim. Tam hücuma çıkarken, stoperlerin kaleden uzaklaşmaya başlarken rakip yarı alanı ortasında topu kaybetmektir belki de sıkıntılı olan. Rakibin savunmaya yerleşmişse ve hızlı hücum pozisyonunu almışsa o topu kaptığı gibi öne fırlar. Bunu Atletico Madrid kusursuz yapar mesela ve bu yüzden de Şampiyonlar Ligi finalistidir. Sen de hücuma çıkarken savunma anlayışına önem vermezsin, topu kapmak için attığın adımlar düşünülmemiş olur ve ekarte edilip eksik kalırsın. Sonu da tehlike olur ve toparlaman güçleşir. Saniyelik bir oyun oldu futbol, ne olduğunu anlamadan skora gidebilen çok takım ve futbolcu var zira.

 

 

Ayaz: Madem sistem ve taktik sorularına girdik, bir soru daha sorayım. Futbolun evrilmeye başladığı noktada önümüzdeki 2-3 sene boyunca hangi tarzda formasyon ve sistemler ön plana çıkacak? Nereye doğru gidiyoruz?

 

 

OĞUZHAN OĞUZ: Futbol zehir-panzehir oyunudur. Panzehirden zehir yaratılıyor hatta. Şöyle söyleyeyim. İspanya’nın tek santrforlu oyununa üçlü savunma ile çare bulunmuştu Dünya Kupası’nda. Şili, Hollanda, Kosta Rika ve Meksika’nın turnuvada üçlü savunma ile oynadıkları oyunlardan sonra eksenin oraya kayacağını düşünmüştüm. Pratikte hala üçlü savunmayla oynayanlar var ancak bunu orta sahadan bir oyuncuyu stoperlere yaklaştırıp iki bek çıkararak yapıyorlar ve teorik olarak başlangıçta dört savunmacı ile çıkıyorlar. Geçiş hücumlarını ve geçiş savunmasını en yakın kim mükemmelleştirecekse turnuvalarda hep onlar öne çıkacaktır. Futbolun bu noktadan sonra, özellikle de altyapılarda başlayan ağırlıklı fiziki eğitim sonrası seyir zevki olarak üst düzey bir noktaya evrileceğini sanmıyorum.

 

 

Altyapılardaki fiziki eğitime şöyle bir örnek vereyim. Daha hakim olduğum yerden vereyim hatta. Ajax’ta son 2-3 yılda sporu bırakmış atletler ve judocular kulüpte bireysel fiziki gelişim hocaları olarak çalışmaya başladı. Bu sebeple 1999 doğumlu Matthijs de Ligt’i (inanılmaz bir stoper olacak) fiziki olarak 1989 doğumlu bir oyuncudan ayırt edemezsiniz. Fiziki mükemmelleştirmeye gidildikçe bu yeteneğe ve yeteneğe verilen serbestliğe ket vuracaktır. Misal Iniesta gibi sanatçıları iyi izleyin çünkü böylelerinin nesli tükenmeye doğru gidiyor.

 

 

Somut olarak şu formasyon şunu alt edecek diyemiyorum. Biraz saha içi yerleşim, tanınan görevler ve benzeri konularla alakalı. Futbolda rakamlara da çok inanmayıp salt saha içinde oyuncuların hareketlenmelerine göre oyun anlayışını belirlemek ve öngörmekte yarar oluyor.

 

 

Ayaz: Birazda kendi ülkemize dönelim. Süper Lig’de ya da PTT Liginde ‘’scouting’’ bazında olumlu görüşlerde bulunabileceğin ya da organizasyon olarak ‘’iyi iş çıkarıyorlar’’ diyebileceğin bir kulüp var mı? Varsa, sana göre doğru yaptıkları neler?

 

 

OĞUZHAN OĞUZ: Akhisar Belediyespor, Osmanlıspor, Başakşehir gibi organizasyonların yaptığı hamleleri beğeniyorum. Piyasa hakimiyetinin varolduğunu gösteren güzel hamleler yapıyorlar. Osmanlıspor serbest oyuncu piyasasında çok aktif mesela. Başakşehir kendi düzenine en uygun oyuncuyu bulurken Akhisar’ın takviyeleri genelde iyi CV’si olan, düşme trendinde olan oyuncular. Bu oyuncuları kendi düzenine en uygun şekilde monte edip parlatıyor. Douglao ve Rodallega örneklerinde olduğu gibi. Bunlara Custodio ve N’Guemo’yu da ekleyebilirim hatta somut olarak son yıllardan. Niasse ise biraz piyango hamlesi olmuştu.

 

 

 

Ayaz B: Fenerbahçe taraftarı olduğunu ve takımın son 2 senede hepimizi olduğu gibi seni de üzdüğünü biliyorum. Fenerbahçe neyi yanlış yaptı? Kulübün bu hale gelmesinin sebepleri neler? Fenerbahçe nasıl kurtulur?

 

 

OĞUZHAN OĞUZ: Fenerbahçe için Financial Fair Play uygulaması bir milattır. Akılcı hamleler yapıldığı an bu bir fırsattır. Maaş bütçesini açmakla bu yolda önemli bir adım attı kulüp. Zamanında 2 yıllık men cezası verildiğinde bu hamle yapılmadığı için UEFA ihtarı sert çekti. Sen yapmadın, ben sana yaptırıyorum misali. Eğer Fenerbahçe bu günleri iyi şekilde geçirmeyi başarırsa mali anlamda nefes almış, sağlıklı bir yapı içerisinde hedeflerini sürdürür ki bu olumlu bir gelişme. Sonrasında ise mesele esasında hem şu an, hem de elin bollanabileceği zamanlarda parayı verimli kullanabilmek. Bunun için de az evvel de söylediğim gibi, piyasa hakimiyeti, oyuncu hakimiyeti ve istenen oyuna dair kusursuz hakimiyet şart. Bu konuda ligde hâlihazırda bir Beşiktaş örneği var. Fenerbahçe, mevcut şartlarda somut katkı vereceği veriler ve futbol aklı ışığında kesin gözüyle bakılan oyunculara yönelmek zorunda. Somut katkıyı genci de verebilir yaşlısı da. Ben futbolda yaşa inanmam oyuna inanırım. 17 yaşındaki oyuncu fiziki olarak hazır ise 31 yaşındaki adamın katkısını verebilir. Pazarlama imkânı da onun artısı hatta.

 

 

Ayaz B: EURO 2016’da yaşanan bu kadar hayal kırıklığı ve utancın ardından Milli takım hakkında bir soru sormak istemezdim aslında ama ortada ciddi bir başarısızlık var. Gazetelerde yazan prim, kavga, gürültü olaylarını bir kenara koyarsak, taktiksel bazlı sıkıntı nedir sence?

 

 

OĞUZHAN OĞUZ: Milli Takımın sorunu ise bence eldeki kadroda belirleyici oyuncuların fiziki eksiklik yaşaması. Arda Turan başta olmak üzere bu eksik fazlasıyla belirgin. Rakip oyuncuların yüksek temposu, baskısı ve hızlı hareketlerine biz cevap veremedik. Bunun ışığında bu oyuncuların defosunu örtmek için hiçbir şey yapılmadı şu ana dek. Topa yön veren oyuncu sayısı çok fazla fakat oyunu yönlendireceğin oyuncular yok. Topa hakim oyuncular topu topla sonuca gidebilecek oyunculara aktarabilmeli fakat son İspanya maçının onbirinde Burak Yılmaz ve bir nebze Ozan Tufan dışında rakip kaleye topsuz koşu yapabilecek adam yoktu. Herkes topu ayağına isteyince çözülebilir, tek düze ve baskı ile yılabilecek yumuşak bir takım oluyorsun. Belki de burada kadro mühendisliğinde kusur var ancak Olcay Şahan, Yunus Mallı, Emre Mor ve Volkan Şen gibi koşabilen oyuncular da var.

 

 

Stoper rotasyonundaki zaaf sebebiyle Mehmet Topal’ın stopere devşirilmesi bir diğer sorunumuz. Mehmet Topal bence doğru yapıda hala stoper oynayabileceğine inandığım bir isim. Ancak bu yapıda ön alanda herhangi bir baskı yapılmadığından ve rakip rahat rahat istediği hücum temposunu yakaladığından sırıtıyor. Rakiplerin çetin olması da stoper alışkanlıkları edinmeden oraya oturmasına sebep oldu ki bu da hataları beraberinde getirdi.

 

 

Şöyle düşünün. Savaştasınız, sınırınız delik deşik ve üstünüze çok kolay geliyorlar. Evinizi savunuyorsunuz ama rakip hem sizden kalabalık, hem sizden daha hazır, hem daha güçlü hem de bazen daha yetenekli. Ne kadar şansınız kalabilir ki? Türk Milli Takımı için temel sorun bu. Önde karşılamıyoruz. Önde sert olmadığımız için rakip kalabalık ve çabuk geliyor. İki kanat oyuncusu dayanıklılığı olan, ileri geri koşabilen, koşamasa bile sprinterlikle ön alanda tehdit yaratabilen adamlar değil. Bu yüzden rakip önlem alma zorunluluğu hissetmeden net şekilde kalabalık yerleşiyor ve üstüne geliyor. Sonucunda beklerin 2’ye 1 savunmak zorunda kalıyor, ki zaten beklerin birebir savunmada da vasat olan, rakibi orta yaparken ya da dripling yaparken hiç rahatsız etmeyen, arkaya da oyuncu kaçırabilen adamlar. Kenar ortalarında da orta alan oyuncuların Ozan Tufan dışında etkisiz eleman. Ozan rakibe yapışıyor ve bu durumda yay üstü boş kalıyor. Stoperler de alan savununca rakip oyuncular iki stoperin arasında bomboş kalıyor zira başka takip yapan yok. Topu uzaklaştırsan bile yayın üstünde dönen topa rakip vuruyor (bkz. Modric’in golü). Uzaklaştıramazsan da Morata atıyor mesela. Ortalarda alan savununca sabit şekilde gelen ortayı bekliyorsun, ve ne koşan oyuncuyu fark edebiliyorsun, ne de fark etsen bile onunla havaya çıkabilecek kadar güç toplayabiliyorsun. Güç de mesafe kat ederek toplanır. Ya da rakibin gücünü sert temasla onu karşılayarak frenleyemiyorsun. Uzak kalıyorsun çünkü.

 

 

Her açıdan sınıfta kalmış bir Milli Takım vardı ilk iki maçta. Bu 23 kişilik kadronun ederi bu değil ve görev tanımları daha keskin yapılmış, daha iyi kurgunlanmış, pas oyunundan vazgeçmiş bir onbir ile bu Milli Takım Euro 2016’da net bir şekilde daha verimli olurdu. Stoper rotasyonunu seçerken yapılan (bana göre) hatalı tercihlerden hiç bahsetmiyorum bile.

 

 

Ayaz B: Röportaj yaptığım herkese soracağım sabit bir sorum var. Müsadenle sana da sormak istiyorum. Türk futbolunun başında olsaydın göreve gelir gelmez yapacağın ilk 3 icraat ne olurdu?

 

 

OĞUZHAN OĞUZ:

  • Altyapı yanında futbolcu izleme ekiplerini şart koşarım.
  • Türk kulüplerinin dernek statüsünden çıkması için elimden geleni yaparım. Türk kulüplerinin önündeki en önemli engel başkanlık süresi 3 yıl ile sınırlı kalabilecek başkanların gün kurtarma adına yaptığı hamleler. Kısa vade sonuçları elde etmek için uzun vadeyi çöpe atmak.
  • Altyapılara minimum harcama bedeli getirmek ve bunun nasıl harcandığını belli kriterler üzerinden 6 aylık süreçlerle denetlemek. Bu iş o bunun dayısı, bu camianın çocuğu, iş verelim şeklinde yürüyebilecek kadar basit bir şey değil.

 

 

Ayaz : Bu keyifli röportaj için teşekkür ediyorum. İstanbul’a geldiğinde daha kapsamlı bir şekilde yüz yüze bir röportaj gerçekleştiririz inşallah.

 

 

OĞUZHAN OĞUZ : Ben teşekkür ederim, gerçekleştiririz umarım. İyi çalışmalar diliyorum

 

 

Röportaj: S. Ayaz B.    @elpolloloco31

Etiketler: / / / / / / / / /


ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
Ankara Web Tasarım