07 Ağustos 2016

Emre Tilev ile Keyifli Bir Röportaj Gerçekleştirdik

Emre Tilev ile Keyifli Bir Röportaj Gerçekleştirdik

Konuk : Emre Tilev – CNN Türk Spikeri

Röportaj : Uğur Sever

Ekran Alıntısı

 

Uğur Sever : Her röportaj öncesi sorulan klasik sorulardan başlayalım. Bize biraz kendinizi tanıtır mısınız ?

Emre Tilev : Ben Emre Tilev. Yaklaşık 11 yıldır CNN Türk bünyesi içerisinde çalışıyorum. Kanal D ve CNN Türk beraberliğinde. Şimdi de D Smart da bizlerle birlikte ortak paydaşta buluşuyor. Yani Doğan TV grubu içerisindeki spor departmanında çalışıyorum. Yaklaşık geride kalan 23 yıl içerisinde bu mesleği yapıyorum. 24. yıl bu yıl da. Hala da çalışmayı sürdürüyoruz.

Uğur Sever : 2006 yılından beri Doğan Medya Grubu’nda çalışıyorsunuz. CNN Türk, Kanal D ve Star TV gibi kanallarda görev aldınız ve bir dönem Şampiyonlar Ligi’ni anlatan spikerlerden biri de sizdiniz. Bu aşamaya nasıl geldiniz, bu aşamaya ulaşmak isteyen insanlara öneri ve tavsiyeleriniz nelerdir?

Emre Tilev : Bir kere 21. yüzyılın bu döneminde, en önemli şey değişim. Değişimi yakalamak gerekiyor. Değişimi yakalamak için çok sıkı takipçi olmanız gerekiyor. Hangi işi yaparsanız yapın o işin ehli olmanız gerekiyor. İşin ehli olmak da, sadece A takımının, B takımının kadrosunu bilmek yeterli değil. O takımın içeriğini bilmek, futbolla ilgileniyorsanız futbolu bilmek, voleybolla ilgileniyorsanız voleybolu bilmek, basketbolla ilgileniyorsanız basketbolun tüm kurallarını ve niteliklerini bilmek gerekiyor. Yani bilginin gücüne inanıyoruz. Bilgi, bugün artık çok kolay ulaşabilen bir kavram. Ama doğru bilgiye ulaşmak zor olanı. Doğru bilgiye ulaşmak için çok takip etmeniz gerekiyor, biraz septik olmanız gerekiyor. Araştırarak, şüpheci olarak ama en çok da çok okuyarak belli bir noktaya gelebilirsiniz. Çok okumanız gerek. Eğer ben dinledim bunu öğrendim mantığıyla hareket ediyorsanız, bir şeyler eksik kalmış demektir. Çünkü okumak demek sindirmek demektir. Bir şeyi tam anlamıyla anlamak demektir. Dinlemek ise çok küçük ayrıntıları kaçırabilme riskini beraberinde taşır. O yüzden, dinlemek aynı zamanda okuyarak olayları pekiştirmek bizim için en önemli olgulardan biri olarak dikkat çekmektedir.

Uğur Sever : Hazır Şampiyonlar Ligi demişken, sosyal medyada sizin Şampiyonlar Ligi maçlarını bir daha anlatmanız konusunda büyük bir istek söz konusu. Sizinle efsaneleşen deyimlerin yer alması bu isteklerin en büyük sebebi olsa gerek. Özellikle Kewell’ın golü, Quaresma’nın direkten dönen topu ve Deivid’in Chelsea’ye attığı gol. Bu konuda böyle bir düşünceniz var mı, eskisi kadar daha sık maç anlatımlarında sizi görebilecek miyiz?

Emre Tilev : Biz zaten maçla beslenen insanlarız ama benim bağlı bulunduğum kanal içerisinde Uluslararası Şampiyonlar Kupası dışında maç yok. Diğer kanallardan da öyle bir teklif yok. Siz gidip de ya ben sizin maçınızı anlatayım yaklaşımını ortaya koyamazsınız. Belki işe yeni başlayan biri olsam gider kapılarını çalardım ama yıllar belli bir zaman dilimini geride bırakmamıza neden olunca o süreçte artık onlardan bir teklif gelmesi lazım. Ya da birilerinin sosyal medyada sizin gördüklerinizi onların da görmesi lazım. Türkiye’de sistem böyle ilerlemiyor. Türkiye’de eş, dost, akraba, tanıdık ile işler yürüyor. O yüzden de ben nötr bir adamım. Ne siyasetle işim olur ne de başka kavramlarla. Ne zaman Doğan Grubu içerisine maçlar geri döner, biz de hala buradaysak anlatımını sağlayabiliriz. Onun ötesinde böyle bir teklif yok. O yüzden de zannediyorum daha biraz bekleyeceğiz. Ya da belki, bizim kaderimizde Şampiyonlar Ligi maç anlatma serüvenin noktalandığını da düşünüyor olabiliriz. Benim adıma soruyorsanız ben her maçı anlatmaktan keyif alan biriyim. Örneğin halı saha maçını anlatmaktan da keyif alan biriyim.

Uğur Sever : Biraz da gündeme gelecek olursak, Fenerbahçe’den başlayalım. Bildiğiniz gibi Fenerbahçe, Monaco’ya elendi. Sistem değiştirmiş bir takım ve geçen sene taraftarın memnun olmadığı bir teknik direktör takımın başında. Yapılan transferleri ve şu anki bütün şartları düşünürsek Fenerbahçe hakkında ne düşünüyorsunuz ?

Emre Tilev : Bu sezon Fenerbahçe’yi çok başarılı bulduğum söylenemez. Ben geçtiğimiz sezondan beri, Terraneo ve Pereira ikilisi geldiğinden beri aynı şeyleri düşünüyorum. Terraneo’ya 3 ay ömür biçmiştim, 4.5 ay kaldı. Pereira’ya da 6 ay ömür biçmiştim, 8 ay kaldı yani sezonu bitirdi. Bence Pereira, Fenerbahçe’nin aradığı teknik direktör değildi. Fenerbahçe, o aradığı gücü Pereira ile yakalayabilecek potansiyel değildi. Sizin elinizde çok iyi oyuncular var ama bunları iyi harmanlamanız gerekiyor. Monaco maçı gösterdi ki hala 3’lü savunma anlayışı içerisinde olmak, onun önünü doğru beslemek istiyor, problem var. Ben Fenerbahçe’nin doğru yolda olmadığını düşünüyorum.

Uğur Sever : Geçen sezonun şampiyonu Beşiktaş’ta sular durulmuyor. Adriano transferine rağmen, Gomez’in takımdan ayrılması ve Sosa’nın durumunun hala netlik kazanmaması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Emre Tilev : Mario Gomez belki geri dönebilir. Fikret Orman’a böyle bir arayış içinde olduğunu söylemiş. Sosa olayına gelecek olursak, Ali de istemiyorsa bu ülkede kalmasın, Hasan da kalmasın, Veli de kalmasın. Eğer zorla oynatmaya kalkarsanız oradaki potansiyeli kaybetmiş olursunuz. İşi, şehven olsun mantığıyla yapan kişiler hayatta çok başarılı olamazlar.  O yüzden istemeli, arzu duymalı. O isteği ve arzuyu yansıtan bir felsefeyi bünyesinde barındırmalı. Bu konuda bir eksiklik var diye düşünüyorum. Beşiktaş, geçen yıl gibi bu yıl da benim yine şampiyonluk adayım. Böyle karışık bir Fenerbahçe’nin ve beklenenin çok altında olarak gördüğüm Galatasaray’ın arasından sıyrılacaklarını düşünüyorum.

Uğur Sever : Galatasaray, Finansal Fair Play dolayısıyla bu sezon Avrupa’ya gidemeyecek ve mevcut durumda taraftarlar takımdan ve takım yönetiminden memnun değil. Riekerink ile yola devam edilmesi, sadece Emrah Başsan, Serdar Aziz ve Eren Derdiyok ile anlaşılması ve henüz taraftarın beklentilerini karşılayamayan bir yönetim var. Tüm bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Emre Tilev : Bence taraftarın beklentisi sezon boyunca karşılanamayacak. Taraftarın o beklentinin çok uzağında olacak. Bugün baktığımızda, Riekerink Galatasaray’ın aradığı teknik direktör değil bence. Çünkü Galatasaray, alt yapısından gelen teknik direktörü mecburi bir şekilde kadroya dahil etti. Çünkü Fatih Terim gelecekti ama belli bazı konularda anlaşılamadı. O yüzden de Fatih Terim’in gelmesi mümkün olmadı. Terim gelseydi, her şey çok daha farklı olabilirdi. Galatasaray için bu sezonun parlak bir sezonun olacağını düşünmüyorum. Hatta şöyle söyleyeyim size, Galatasaray önemli bir yönetim değişikliğini de bu sezon içerisinde yaşamak mecburiyetinde kalabilir.

Uğur Sever : EURO 2016’da Türk Milli Takımımız başarısız denilebilecek bir şekilde turnuvaya veda etti. Bu konudaki düşünceleriniz neler ?

Emre Tilev : Bir kere Türkiye’de futbol mentalitesinin olmadığını düşünüyorum. Türkiye’nin her ne kadar mali yapı dikkate alındığında Dünya’nın en iyi 5 liginden biri görüldüğü iddia edilse de futbol mentalitesi olarak Letonya’nın bile, Estonya’nın bile, Macaristan’ın bile gerisinde olduğunu düşünüyorum. Çünkü ligimize baktığınızda, iki maçı üst üste koyun. Mesela Avrupa’da Belçika Ligi’nden bir maç seyredin, bir de kendi liginizden bir maç seyredin. Ama bu maç iki Anadolu takımının maçı olsun. Belçika Ligi’nden daha fazla keyif alacaksınız. Anadolu takımları, ellerindeki kaliteli futbolcuları şampiyonluğa motive etmek yerine, büyük takımlara satarak oradan elde edeceği gelirlerle kasalarını doldurma derdine düştükleri sürece futbolun bir adım öteye gideceğini düşünmüyorum. En önemli sorunlardan birinin de futbolcu yetiştirme olduğunu düşünüyorum. Futbolcu yetiştirebilmeniz için özellikle özel okulların devreye girmesi gerekiyor. Bugün özel okullar, basketbolun çığ gibi büyümesine yardımcı oluyor. Yüzmeye baktığınızda, artık her özel okulun yüzme havuzu olduğunu ve o havuzdan yetişen çocukların yüzmeye ilgi gösterdiklerini görüyoruz. Voleybola baktığınızda keza aynı şekilde. Hatta özel okulların teşvikiyle bugün belki adını bile telaffuz etmekte zorlanacağımız branşlarda öne çıkışlar var. Ama futbolda sürekli bir geriye gidiş var. Bugün baktığınızda, Fenerbahçe Monaco’ya karşı boş tribünlere oynuyor. Bugün, Süper Lig’de oynanacak ilk maçın tribün rakamları geldiğinde bir hayal kırıklığı yaşamayacağım çünkü birçok maç boş tribünler önünde oynanacak. Neden? Çünkü futbol insanlara artık eskisi kadar keyif vermiyor. Bunun sebebi, siz futbolcu çıkarmak yerine, günü kurtarmak adına, galip gelip 3 puanı cebine koyan bir anlayışı ve zihniyeti benimsiyorsunuz. Fenerbahçe kendi liginde şampiyon olsa ne işe yarayacak? Avrupa’da yok, Şampiyonlar Ligi’nde yok. Fenerbahçe 8 yıldır Şampiyonlar Ligi’nde yok. Beşiktaş bu sene Şampiyonlar Ligi’ne gidecek. Eğer kadro sağlam değilse, Şampiyonlar Ligi’nde yine süküt-u hayale uğrama durumuyla karşı karşıya kalabilir. Yatırımlar, Şampiyonlar Ligi’ne göre yapılamıyor. Neden, çünkü Finansal Fair Play bugünkü kıskaç içerisinde tüm takımlara nasıl transfer yapacaklarını anlatmaya çalışıyor. Yani diyor ki, Tabata gibi adama 8 milyon euro verip, ondan sonra 1 milyon euro’ya X bir takıma gönderemezsin diyor. Türkiye, Katar olma yolunda ciddi bir kıskacın içerisine girmişti ki, bereket UEFA telleri gerdi de biz bunu birazcık önlemeye gayret ediyoruz. Bu bağlamda, Türk futbolu bana keyif vermiyor, Türk futbolundan keyif almıyorum. Türk futbolu yeni isimleri futbol sahalarına sürebilecek altyapısal kurgulamayı henüz gerçekleştirebilmiş değil. Sadece Almanya’da 5 milyon Türk yaşıyor ve Avrupa’nın her ülkesinin takımında bir Türk futbolcuya rastlıyoruz. 75 milyonluk Türkiye’de hala bir sağ bek, bir sol bek tartışması yaşıyorsunuz. Devşirmek için forvetten bahsediyorsunuz. Hakan Şükür’den sonra bir forvet geldi mi? Yarım Burak geldi. Baktığınızda, siz forvet çıkartamamışsınız 75 milyondan. O zaman oturup herkes şapkasını önüne koyup ilkel çözüm yollarıyla günü kurtaran anlayışla değil de, bundan 10 yıl sonrasına damgasını vuracak anlayışla hareket etmeniz gerekiyor. Türkiye, egoların çok şişik olduğu bir ülke. Bu kadar şişik ego, ne yazık ki sistemsel problemleri de beraberinde getiriyor. Şöyle anlatayım size. 1993 yılında Akdeniz Oyunları’nda Türkiye şampiyon oldu. O takımın başında Fatih Terim vardı. Aynı Fatih Terim EURO 96’ya o takımdan 9 oyuncuyu götürdü. Bundan 2 yıl önce de Akdeniz Oyunları vardı Mersin’de. Biz Fas ile 2-2 berabere kalarak Akdeniz Şampiyonluğu’nu kaçırdık ama 2. olduk. O takımdan EURO 2016’ya giden sadece tek bir oyuncu vardı, o da Ozan Tufan. Peki neden orada 9 oyuncu alabiliyorsun da şimdi sadece 1 oyuncu alabiliyorsun? Bu, bence sorgulanması gereken olgulardan biri.

Uğur Sever : Maç anlatmak nasıl bir duygu? Sizin de bildiğiniz gibi maç anlatımı gerçekten zor bir meşkale ve siz de bunu en iyi şekilde yerine getiriyorsunuz. Sizce, maç spikerliği anlamında ülkemizde potansiyel olan gençler ve sizin gibi bu işte ustalaşmış isimler anlamında ne düşünüyorsunuz? Bu anlamda başarılı mıyız?

Emre Tilev : Ben maç anlatma konusunda hayallerimin olduğu noktadaydım. Ben 6 yaşında da maç anlatmak istiyordum. Şimdi de maç anlatmak istiyorum. Ama ben, 60 yaşında maç anlatmak istemiyorum. 60 yaşında bir köşede oturup maç anlatanları dinlemek istiyorum. Belki Halit Abi gibi 55 yaşında bu işe noktayı kuracak hamleyi yapmak istiyorum. Maç anlatmak bambaşka bir durum. Türkiye’de çok fazla maç anlatıcısı var. Ama maç anlatıcısı olmakla maç anlatmak arasında çok ince bir ayrıntı var. O da seni diğerlerinin önüne çıkartıyor. Ben hep, insanların kendi tarzlarını yaratmalarını istiyorum, hep kendi tarzında anlatmalarını istiyorum. Ben yaklaşık 3.5 yıldır Şampiyonlar Ligi anlatmıyorum ama 3.5 yıldır ben sosyal medyada başta söylediğiniz o tepkileri alıyorum. Yani “Neden anlatmıyorsun abi?, Sen olmalısın”. Demek, insanların zihninde bir iz bırakabilmişiz. Önemli olan bu. 3.5 yıl içinde insanların zihninde iz bırakabilmiş bir spikerle karşılaştınız mı? Ben karşılaşmadım. Ertem, ben, Sabri Abi biz insanların zihninde iz bıraktık. Ama ne yazık ki o 3.5 yılda herkes çok iyi anlattı belki ama rutinin dışına çıkmadı. Yani, “Ahmet, Mehmet, Mustafa, Hasan” diye maç anlatmak bana farklı geliyor. Herkes anlatır öyle. Benim 12 yaşında oğlum var onu da koy, o da isimleri sayarak anlatır. Burada önemli olan bir tarz yaratmak. Ben tarzımda, çok okuduğum için güzel ifadele bulmaya çalıştım. Futbolcularla ilgili bilgileri daha çok öne çıkartan anlayışı ve felsefeyi aktarmaya gayret ettim. Ben hiçbir zaman İngiliz modelini ortaya koymadım. İngiliz modeli, benim ülkeme sıcak bir model değil. Sadece İngiliz modelinden, Opta Soccer’da da olduğu gibi oradan istatistiki verileri alarak, futbolcu bilgilerini, daha yoğun vererek, geçmişten örneklemeleri daha iyi yaparak ve içerisine dahil ederek kullanmak çok önemli. Onları alıyorum ama benim anlatım tarzım daha yoğun olarak İspanyol ve İtalyan tarzına daha yakın. Coşkuyu daha yoğun yansıtıyor. Yani ben “What a wonderful goal, great shoot” demek yerine “Gol gol gol, harika bir gol, muhteşem bir gol. Kim attı, Hasan attı” demek daha çok hoşuma gidiyor. Çünkü sıcakkanlı bir toplumuz. Biz, Akdeniz esintilerini bünyesinde barındıran bir toplumuz. Bizim arzularımız ve isteklerimiz çok farklı. Bunu en son 15 Temmuz hadisesinde de gördük yani hiçbir milletin yapamadığı bir yansımayı ortaya koyarak tanka kafa atan, mermiyi eliyle tutmaya çalışan insanları gördük biz. Bu insanlara siz bir İngiliz spikerin tarzıyla “Harika vurdu, nefis bir gol, 266. golünü attı” dersen “Hadi canım sen de” der. Ama “Nefis bir gol, köşeye uzandı ama çıkaramadı, bir Schmeichel değil iki Schmeichel gelse yine çıkartamazdı” demek “Vay baba işte bu” yaklaşımını ortaya koyar. Ben hep böyle gördüm, öyle benimsedim. Öylenin daha doğru olduğunu düşündüm. Bunda da yanılmadım. İnsanların bir kısmı “Yav Emre Tilev ne bağırıyorsun kardeşim, Dünya Kupası Finali’ni nasıl anlatacaksın” diyenler de oldu ama bu sayı %20’nin üzerine çıkmadı. Ben Dünya Kupası’nın da aynı coşkuyla anlatılmasından yanayım, halısahada sizin arkadaşlarınızla oynanan maçın da aynı coşkuyla anlatılmasından yanayım. Çünkü hiçbir maçın birbirinden farkı yok. Yani Dünya Kupası’nda oynayanlar daha iyi insanlar da, atıyorum hazırlık maçında oynayanlar daha berbat insanlar mı? Hayır. Hepsi futbolun o temaşa zevkini ortaya koyuyor. Tabi ki Dünya Kupası’na daha çok hazırlanabilirsiniz, daha çok bilgi vardır çünkü. Öteki tarafta daha az bilgileriniz olabilir Ama heyecanınız ve temponuz ortak olmalı, değişmemeli. Eğer değişirse siz şöyle yapmış olursunuz. Ben, rahmetli Sakıp Sabancı bana geldiğinde hasta olarak onunla daha çok ilgilenirim ama Sabancı’nın köşkünün bekçisi geldiğinde onunla daha az ilgilenirim. Olur mu böyle şey? Bir doktorun ya da bir avukatın etik kurallarına uyar mı?

Uğur Sever : Yine sizinle alakalı bir soruya dönelim. Maltepe’de, spikerlik dönemi boyunca topladığınız ve sakladığınız futbol eşyaları serginiz vardı. Gerçekten böylesine futbola teşvik edici çalışmalar yapmanız ve bunları insanlara aşılamanız biz futbolseverleri çok sevindirdi. İleride böyle çalışmalar yapmayı düşünüyor musunuz?

Emre Tilev : Bu sergi fikri Anfora Group’tan çıktı. Anfora Group ile ben Facebook üzerinden tanıştım. Bir röportajımda, forma koleksiyonum olduğunu söylemiştim. Onlar da bunu görmüş ve beni buldular. Bu forma koleksiyonunu EURO 2016 öncesine ne yapabiliriz diye sordular ben de bir sergi olabileceği fikrinden yola çıkarak hareket ettim. Ve böyle bir şey yaptık AVM’de. Çok ilgi çekti. Nasıl ilgi çekti? Şöyle anlatayım. AVM’lerde bir kriter varmış ve yapmış oldukları her event’le ilgili yani organizasyonla ilgili bir puanlama verirlermiş. O puanlama sonrasında da yıl içinde planladıkları tanıtım rakamına ulaşıp ulaşmadıklarını hesaplarlarmış. Biz o 1 aylık sergiyle 1 yılı aşkın sürelik tanıtım rakamına ulaşmışız. Bu beni çok gururlandırdı. İnsanların ilgisini çekmek güzel. Elbette olacak, biz bu sergiyi farklı şehirlere taşımak istiyoruz İzmir gibi, Ankara gibi, Mersin gibi. Alışveriş merkezleri bu işe para yatırıyorlar çünkü, bu maliyetli bir şey. Hatta ben o koleksiyona yeni formalar da ekledim. Benim merakım yıllardan beri var yani ben sezon başlarken bütün takımların formasını almak için çaba sarf ediyorum, onlara ciddi rakamlar yatırıyorum. Onlar birikiyor, hatta evde yer kalmadığı için bizim yazlığa götürmüştüm, yazlıkta böyle askılıkta duruyorlar. Ödüller var, hediyeler var, gönderilen şeyler var. Güzel şeyler bunlar. İnsanların bunları görmesini istiyorum. Benim fikrim aslında çok daha başka. Bu işten para kazanmak, evet olabilir ama ben İstanbul’da bir spor müzesi yaratılmasını istiyorum. Türkiye’de böyle bir spor müzesi yok. Galatasaray’ın, Fenerbahçe’nin, Beşiktaş’ın spor müzesi var ama spor müzesi yok. Yani, ben mesela merak ederim Naim Süleymanoğlu’nun kaldırdığı o ağırlığın ne olduğunu, Naim’in kazandığı madalyaları. Bunlar olmalı. Mesela atıyorum, İstanbul Büyükşehir Belediyesi buna örnek olabilir ya da ön ayak olabilecek farklı bir kurum olabilir. Aynı sayın Koç’un kurmuş olduğu harika müze olan Rahmi Koç Müzesi olduğu gibi. Mesela bütün spikerler ellerinde olan materyalleri buraya verebilirler ve bir köşe olabilir. Mesela Ercan Taner köşesi, Halit Kıvanç köşesi, Emre Tilev köşesi gibi. İnsanlar oraya geldiklerinde kulaklıkları takarak onların tarihte anlattıkları maçları da dinleyerek müzeyi gezebilirler. Sonra bir katta bal mumundan heykeller olabilir.  İşte Naim Süleymanoğlu’nun halteri kaldırırken görüntüsü gibi. Mesela İngiltere’ye gidiyorsunuz, Madam Tussoud’u geziyorsunuz. Gezerken 60 pound para veriyorsunuz ve orada bir geçmişle günümüz arasında bir çizgiyi yakalıyorsunuz. Usain Bolt’tan tutun da, bütün işte atıyorum Pierce Bosnan’a kadar bütün yıldızlar var orada ama spor bölümü de var orada. Ben bunu sadece spor bölümü olarak, bal mumu heykelleriyle de beslenmiş, geçmişle günümüz arasında köprü kurabilecek, insanlara bir şey anlatabilecek bir müze haline getirilmesini isterim. Harika bir şey olabileceği fikrindeyim. Spor Bakanlığı Müsteşarı’na da bu fikrimi açtım, onlar da sıcak bakıyorlar. Bakalım.

Uğur Sever : Bu kadar çok maç anlatan biri olarak, elbette yaşadığınız komik ve ilginç anılar vardır. Bunlardan birini anlatabilir misiniz ?

Emre Tilev : Herkesin konuştuğu ya onu neden söyledin dediği hikayeyi anlatayım. Fenerbahçe – Inter Maçını anlatıyoruz. Devre arasında Recep Abi ile konuşuyorum, ‘’ Yönetmen baba golü gördün mü? ‘’ diye. O çok konuşuldu. Hatta bazıları yayın hatası olarak değerlendirdi ama o bir yayın hatası değildi. İngiltere’den Almanya’ya, Fransa’dan İskoçya’ya kadar bütün yayını biz veriyoruz yani Şampiyonlar Ligi Türkiye’de yapılıyorsa ve eğer yayıncı kuruluş bunu hazırlıyorsa bütün yayını dünyaya siz veriyorsunuz. İngiltere Premier Ligi’ni seyrederken çift dil seçeneği vardır biliyorsunuz filmlerde de var mesela. Almanya bu yayını çift dil seçeneğiyle aktarmış o dönemde. Ve aktarırken bize bilgi vermedi. Yani çift dil seçeneğiyle bu yayını yapıyoruz sizden de Türkçe’yi alıyoruz diye bilgi vermedi. Biz kendi yayınımızı bitirdik, Star olarak yayından çıktık. Almanlar yayına hala devam ediyor, ettikleri için benim sesim onlarda hala yayında. Ben o sırada Recep Abi ile konuşuyorum başka bir şey de konuşabiliriz. Özel hayatımda çok küfür kullanan bir adam değilim ama küfür de kullanabilirdim talihsiz bir ifade de olabilirdi. İşin niteliği bu. Bu çok konuşulmuştu Türkiyede. Bu işi yapmak isteyen herkese şunu söyleyeyim eğer hayallerindeki meslek ise spikerlik, bence dünyanın en güzel mesleği. 200 bin kez dünyaya gelsem yine spiker olurdum. Çünkü herkesin para verip seyrettiği şeyden siz para kazanıyorsunuz. Çok farklı bir duygu. Ben dediğim gibi 3-4 yaşında da bağırarak maç anlatıyordum bugünde aynı şekilde anlatıyorum. İnşallah Allah ömür verirse anlatmayı sürdürürüz. Benim için gençlere söylenebilecek en önemli şey hayallerinin peşinden gitsinler. Türk eğitim sistemi maalesef hayalleri öldüren bir sistem. Bu hayaller öldüğü takdirde biz çocukların içindeki kıvılcımları söndürüyoruz. Su sıkıyoruz üstüne. O suların anlamı aslında şu, sus sen ne anlarsın, konuşma şimdi icat çıkartma, ya nereden çıkarttın bunu gibi ifadeler. Bunlar aslında o hayallerin üzerine sıkılmış bir su kitlesi. Onun önüne geçebilmek için çocuklarımıza biraz daha ufuk açmalıyız. Yani çocuk size koşarak geldiğinde ya bak bu kumandadan şu da oluyor uçak yaptım baba kumandanın kenarlarıyla. Vay çok güzel olmuş peki bunu uçurabilir miyiz falan gibi çocukla ortak paydaşta buluşacağınız değerler yaratmanız lazım. Ben bugün eğer bu noktaya geldiysem bunu aileme borçluyum. Özellikle babama borçluyum. Çünkü herkes ya sus kafamızı şişirdin dediğinde babam burada biraz bağırdın şunu şöyle yap, sen spiker olmak istiyorsun iyi dinle al bak radyoda çocuk tiyatrosu var bunu dinle diye beni hep teşvik etmişti. Bu bağlamda da ona çok şey borçluyum.

Uğur Sever : Son olarak toplumun her yaş grubuna hitap eden bir spor adamı olarak Türk futbolunun geleceği hakkında ki öngörüleriniz, yanlış olduğunu düşündüğünüz konulardaki çözümleriniz ve temennileriniz nelerdir ?

Emre Tilev : Kazanmaya odaklı değil oynamaya keyif almaya odaklı yaklaşımlar ortaya koymamız gerekiyor. İnsanlara sahaya çıkabilecek amaçlar yüklemeniz gerek. 11 yaşındaki çocuğu sadece kazanmaya odaklı, ileride 20 yaşına geldiğinde sen 2-3 milyon dolar kazanacaksın ailene de bakacaksın mantığıyla yetiştirseniz o çocuk sadece 20 yaşında 2-3 milyon dolara nasıl transfer yapabileceğini düşünür. Ama siz o çocuğa futbol keyifli bir oyundur, bu oyunu oynadığın takdirde keyif alıp heyecan duyacaksın, sevdiğin işi yapacaksın’ı öğretmelisiniz. Sadece futbol için değil tüm spor branşları için. Sonra çocuklar 7. Sınıfa geldiğinde kendi oğlumda yaşıyorum ben onu şu anda okul mu spor mu ayrımının içerisinde kalmak zorunda. Bana kimse Türkiye’de okulla spor beraber yürür mantığıyla hareket etmesin. Bu sınav sistemi içerisinde bunun mümkün olmadığını görüyorum. Olimpiyatlara gidebilmek için bir Amerikalı jimnastikçi günde 5 saat haftada 7 gün çalışıyor. Günde 5 saat haftada 7 gün çalışan bir çocuğun ortalama 8 saatte uyuduğunu düşünürsek 13 saat. 13 saatten geriye kalan sadece 11 saat var. Bu 11 saatlik dilimi de okulda geçiriyor çocuk zaten. Peki bu çocuk ne zaman dinlenecek neler yapacak nasıl kendine vakit ayırabilecek ? Mesela benim oğluma öğretmeni günde 300 soru çözmelisin diyor. 300 sorunun her birini bir dakikada çözse 300 dakika eder. 300 dakikayı 60 a bölerseniz ortalama 5 saat. Yani diyor ki sen 5 saat antrenman yapmak yerine soru çözmek zorundasın. Şimdi sporcu gençliğe baktığımızda çocuk Avrupa’da çok başarılı işlere imza atıyor ondan sonra BESYO’lara giriyor. BESYO’lardan mezun olduğunda bir yerde antrenör olarak 1300-1500 lira maaşla çalışmaya mahkum ediliyor. Siz BESYO’ları besleyemiyorsunuz ki yani BESYO’lardan mezun olan çocuklara yeterli iş imkanı sunabiliyor musunuz ? Bugün Riekerink’e 2 milyon Euro veriyorsunuz alt yapıda çalışan adama spor okullarında yetişen adama primi usulü çalışıp 800 lira bi de topladığın öğrenci kadar prim vereceğim 1.000 liraya çalıştıracağım diyorsunuz. Peki ayda 1.000 lira alan adam geçinmeyi mi düşünecek oradan kaliteli oyuncu çıkartmayı mı düşünecek. La Masia futbol okulunun yıldızlarıyla sohbet ettiğimde, okulun yaratıcılarından biri olan Esteban Calzade şunu söylemişti biz en az ki o zaman Rijkaard vardı takımın başında Rijkaard’ın kazandığı parayı belki bu çocuklara vermiyoruz ama Rijkaard’ı özendirecek yapıyı yaratacak rakamları veriyoruz dedi. Siz Galatasaray altyapısında hangi Galatasaraylı futbolcunun 12 yaş grubundaki Gatalasaraylıyla sabah kahvaltı yapıp onlarla uyandığını gördünüz ? La Masia’da çocuk sabah uyandığında İniesta ile kahvaltı yapıyor. İniesta bilerek isteyerek cornflakes almıyor yumurta alıyor yanında süt alıyor. Çocuk şöyle düşünüyor. İniesta yumurta yiyerek süt içerek buraya geldi bende onu yapmalıyım. Siz rol modeller yaratmalısınız. Sizin yarattığınız rol model attığı golden sonra tribündeki basın mensuplarına el işareti yapıyor. Bu mu benim rol modelim ? Ya da saha içerisinde birbirleriyle kavga ediyorlar. Bakın 13 yaşında ki çocuk ceza sahası içersinde nasıl düşeceğini hesaplamaya çalışıyor. Ama Avrupalı çocuk öyle yapmıyor. Siz aman çimlerim bozulmasın diye 13-14 yaş grubunda ki çocukları ilkel sahalarda, halı sahalarda toprak sahalarda oynatmaya çalışıyorsunuz. Adam Camp Nou’ya çıkartıyor, Santiago Bernabeu’ya çıkartıyor. Sahayı kuruyor enlemesine çocukları oynatıyor. Ve orda çocuk şöyle düşünüyor ben Santiago Bernabeu’ya çıkıyorum az sonra burada Ronaldo’nun çimlere bastığı yere ben basacağım diyor. Siz bu ruhu vermediğiniz sürece ne kazandıracaksınız ? Okul spor ayrımını yaptığınız sürece. Okulların temeline indirmediğiniz sürece sistem sürekli hata vericek. Sistem sürekli hata verdiği için problem çözümlenemeyecek. Bu yüzden sizin çok hızlı bir şekilde bu ilkel çözüm yollarının yanında net çözüm odaklı davranış modellerini yaratmanız gerekiyor. Net çözüm odaklı davranışların içerisindeki en önemli ögelerden bir tanesi şu siz okullara indirmelisiniz , okul liglerini yaratmalısınız, kazanmaya odaklı yerine onlara oyundan keyif almayı öğretmelisiniz. İyi selektif yapılar yaratmalısınız. Ahmet’in Mehmet’in Mustafa’nın tanıdığıyla değil kendi emekleriyle çocukları bir yere getirmelisiniz. Teknik direktörler, Meclis’te milletvekillerinin Spor Bakanları’nı yada TFF’yi arıyarak bizim Sivaslı bir abimiz var ben milletvekili hasan onu Sivasspor’un başına getiririm mantığıyla seçilmemeli. Yeterlilik seviyeleri dikkate alınarak seçilmeli. 10.000 tane Teknik direktör var Türkiye’de. Pro Lisans seviyesine gelmiş pek çok teknik adam var boş boş oturuyorlar. Ahbab-Çavuş ilişkileriyle bir noktada yürüyor bunlar. Doğal olarak siz ne yazık ki futbolcuyu o zaman ıskalıyorsunuz. Iskaladığınız an aslında sizin o futbolcuyu ıskaladığınız an değil Türkiye’nin futbol geleceğini ıskaladığınız an. Soru hep aynı 5 milyonluk Avrupa’da ki Türk nüfusu her Avrupa takımının milli seviyesine oyuncu çıkartabilecek kalibrasyona sahipse demek ki 75 milyonun içerisinde de genlerimizde futbolcu çıkartabilecek bir potansiyelimiz var. Çıkartamıyorsak sistemsizliğin sistemini yaşıyoruz demektir. Benim çok enteresan bir sözüm var maç anlatırken bunu kullanıyorum. Diyorum ki sessizliğin sesi hakim oldu gol yedikten sonra taraftarda. Bugün Türk futbolunda bu var sistemsizliğin sistemi var. Sistemsiz bir yapı var ama o yapı içerisinde yürüyor. İstanbul trafiği gibi. Ama bu bir yerde patlayacak. Türkiye Futbol Federasyonu net olarak değişmeli. Nasıl değişmeli ? Siz delegeler olarak seçiyorsunuz. Ee? Ondan sonra aynı delegeleri o adam yönetiyor. O yöneten adama diyor ki delege, sen bunu yaparsan ben seneye sana oy vermem diyor. Böyle bir sistem olabilir mi ? Demokles’in kılıcı gibi Yıldırım Demirören’in ensesinde. O yüzden doğru çözüm yolları üretilmeli. Spor yöneticiliği diye bir bölüm var ya. Spor yöneticiliği bölümünden mezun olan adam yerine petrolcü, parası olan adamı sen kulüp başkanı yapıyorsun. Tamam kulüp başkanı olsun sorun yok ama yönetici yapıyorsun futbol şubesinin başına getiriyorsun. Sonra adam bak ben buna tanıklık ettim Adana’da, bağırıyor, hoca çift vuruş diyor. Nerede ulan çift vuruş diyor. Bak şimdi vuarcak diyor vuruyor top dışarı gidiyor kaleci kale vuruşunu kullanacak yanda ki herif bağırıyor 2. Hakkımız yok mudur ? diyor. Çift vuruş tanımı bu. Aynı adam aynı şekilde bağırıyor hoca 8 numara yoruldu çıkar. Hele bir dinlensin tekrar alırsın diyor. Şaka değil bu ben bunları bizzat yaşadım. Bu ülkede bu adamlar futbolu yönetiyorlar. Sonra delege rolüne gidip oy veriyorlar. Bu adamın verdiği oydan seçtiği adamdan hayır bekler misin sen ? Ben beklemiyorum. O yüzden Türk futbolu çıplak diye haykırıyorum yıllardır. Şimdi bütün her şeyi değiştirmişler. PFDK karar veriyor, Tahkim kararı bozuyor. Tamam hukukta 2+2’nin 4 etmediğini öğrendik. Ama PFDK’nın verdiği kararla Tahkim’in karar arasında Himalayalar kadar farklılık olur mu ? O zaman bütün güven unsuru kayboluyor. Siz önce bu yapıları düzeltmelisiniz. Bu yapıları düzeltmediğiniz sürece Türk Futbolu 1 adım yol almaz. Sizde haykırırsınız dersiniz ki bu lig benim en büyük 6. ligim. Kim diyor bunu ? Ekonomik rakamlar. Bence değil. Şuanda Türk Ligi Avrupa sıralamasında ilk 10’a girerse öpsün başına koysun. Çünkü İngiltere, Portekiz , Hollanda , İtalya , Fransa , Almanya sen bunların arasına sokuyor musun Türkiye’yi ? Belçika, İskoçya tamam Glasgow Rangers , Celtic ama Old Firm var orada. Glasgow Rangers – Celtic’i seyrettiğimde Old Firm keyfini alıyorum. Bak 8 tane ligi kafadan saydım sana. Yunan ligi, İsviçre ligi. Bak Avrupa’da yoksun. Sonra sen diyorsun ki ben en iyi 6.’yım. Evet en iyi 6. lig doğru. 450 Milyon Euro verdim. Bu yıl kim alacak o lig paralarını kim verecek ? 1 tane lig maçı 1.4 milyon euro’ya geliyor. Tamam Fenerbahçe-Galatasaray maçı 1.4 milyon Euro eder. Peki Akhisar Belediyespor – Karabükspor eder mi ? Etmez tabii. Etmiyor. Niye çünkü Akhisar Belediyespor’un şampiyonluğa oynamak gibi bir derdi yok ki. Ne derdi var ? 8. olayım. Böyle bir hedef olur mu ya ? Çık yurt dışına dolaş bana Türk liginden 10 futbolcu say de. İddia ediyorum yurt dışında sayılan 10 futbolcudan 8’i yabancı çıkacaktır. Sen say kafandan Türkiye’den ? Mario Gomez’i Sneijder’i Van Persie’yi sayarsın. Başka ? Selçuklar vs çok sonradan geliyor. E o zaman ? Burada sorun var. Bak elimde Barcelona’nın kadrosu var yarın (07.08.2016) anlatacağım. Liverpool’un kadrosu var. Bir çırpıda kadro sayıyorsun. Bu kadronun içerisinde Barcelona’da Neymar yok Suarez var ama oynayıp oynamayacağı belli değil. 20 yaşında 17 yaşında çocuklar var kadroda. Sen hazırlık maçları da dahil olmak üzere gördün mü üç büyüklerde 17 yaşında bir oyuncuyu sahaya sürdüğünü teknik direktörün ? Bülent Korkmaz Harry Kewell’dan stoper yarattı. Semih’i stoper olarak oynatmaya cesaret edemedi. Türk futbolunda korku dağları bekliyor. Her gün cesur olan adamların ayakta kalmaya çalıştıkları bir futbol anlayışını görüyorum ben dünyada. Çünkü adam şöyle diyor ‘’ Cesurlar bir kere ölür ‘’. Korkaklar günü kurtarmaya yönelik davranış modelleri ortaya koyuyor. Ben korkaklarla kurulmuş olan bu ligin ayakta durabileceğini o yüzden düşünmüyorum.

 

Sevgili Emre Tilev’e bu içten cevapları için çok teşekkür eder, kendisine bundan sonraki meslek hayatında başarılar dileriz.

Röportaj: Uğur Sever

 

 

 

Etiketler: / / / / / /

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ