Kramponlupisagor -

Murat Şeker: ”Babadan Miras Bu Sevda”

Murat Şeker: ”Babadan Miras Bu Sevda”
  • 27.05.2017

Uğur Sever: İlk sorumuzla başlayalım.Murat Şeker kimdir ?Murat Şeker kendini mesleki olarak nasıl tanımlar ?

Murat Şeker: Ben İngilizce’de karşılığı daha kolay olan bir meslek sahibiyim.’’Filmmaker’’ diyerek işin içinden çıkabiliyorum. Hem senaristlik hem yapımcılık hem de yönetmenlik yaptığım için açıklaması zor olabiliyor. “Filmmaker’’ diyince hepsini kapsıyor o yüzden bunu kullanmak en mantıklısı.

Kariyerime gelecek olursak ilk önce öğrenciliğime 3 yıl İktisat okuyarak başladım.Daha sonra ise Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne geçerek Sinema-TV okudum.Bir yandan da okulun ilk yıllarında piyasada ufak ufak çalışmaya başlamıştım.Öğrencilik hayatım boyunca birçok işle uğraştım diyebilirim, radyo programı da yaptım ticaretle de uğraştım. Boş geçirmedim diyebilirim.

 

Uğur Sever: Çakallarla Dans serisi ve Aşk Tutulması gibi futbol içerikli filmlerin yönetmenliğini yaptınız.Futbol içerikli filmlere bu kadar yatkın olmanız sebebi özel hayatınızdaki futbol merakı mı yoksa özellikle Türkiye’de toplum tarafından çok sevilen bir spor olduğu için mi ?

Murat Şeker: Daha çok kendi merakımdan dolayı olduğunu söyleyebilirim. Ben son birkaç yıla kadar kendim de aktif spor yapıyordum fakat son seneler de sağlık problemleri nedeniyle yapamıyorum. Yani ben çocukluğumdan beri sportif bir insandım, her dönem ilgilendim. Lisanslı olarak futbol ve basketbol da oynadım ama gençken antreman şartları çok ağır geldiği için bıraktım. Ayrıca hayalim de yönetmen olmaktı. O yüzden profesyonel sporculara çok saygı duyuyorum ağır idmanlar ve deplasmanları ekleyince çok yorucu oluyor. Filmlerin de güzel tarafı kendi hayallerini de içermesi oluyor. Sporcu olmak her zaman içimde ukde kalmıştı. Bu yüzden filmlerimde de bu konuları işleyebiliyorum.

Çakallarla Dans filminde futbolu seçmemin ise şöyle bir nedeni var; Türkiye’de mahalle aralarında parasına basketbol maçı yapılıyor desem inandırıcı olmayabilirdi. Futbola daha yatkın ve ilgili bir ülkeyiz.

Aşk Tutulması filmine gelirsek ‘’Takımına Olan Sadakati Bir Kadına Gösterebilir Misin?’’ içerikli bir film çekmek istedim o yüzden Fenerbahçe taraftarlarının gönlünde ayrı bir yeri var ama diğer bir özelliği ise 25 yıl sonra ilk defa bir romantik-komedi filminin çekilmiş olmasıdır. Tarık Akan-Gülşen Bubikoğlu filmlerinden bu yana bir boşluk oldu Türk sinemasında. Dahiyane fikir ise bu filmleri sinemada tekrar yapmak.

 

Uğur Sever: Türk Sineması’nda futbol ve spor içerikli filmlerin azlığı sizin de malumunuz.Sizce Türkiye’deki yönetmen ve yapımcılar neden bu alana doğru bir kayma içinde değil ?

Murat Şeker: Bir önyargı olduğunu söyleyebilirim ama bir yandan da çok spor yapan bir toplum olmadığımız için olabilir.Spor yapmayı sevmediğimiz halde toplumumuz sporu seyretmek istiyor.Sporla ilgili film kültürümüz yok. Onu formalize etmek istiyoruz açıkçası. Örneğin Deliormanlı filminde bir gişe başarısı yakalayamadık ama belki de bir genç bu filmi izleyip etkilenmiş ve boksör olmaya karar vermiş olabilir.

 

Doruk Boyacı: Aşk Tutulması filminde bir Fenerbahçe taraftarının totemlerle ve uğurlarla yaşadığı karşılıksız aşkını görmüştük.Sizin de bir Fenerbahçe taraftarı olduğunuzu biliyoruz. Filmi çekerken neler hissettiniz ? Filmdeki gibi sizin de totemleriniz var mıdır ?      

Murat Şeker: Aşk Tutulması sadece benim değil tüm Fenerbahçelilerin takımına olan bağlılığından ilham alınarak yapıldı. Bazı sahneleri kulüpten izin alarak stadyumda çektik, maç yayınlarını da kullanmak için o dönemin yayıncı kuruluşundan izin almıştık.

Aşk Tutulması filmi bizim için çok ayrıdır. Duygusal bir bağımız var. Filmi çeken ekibimizin tümü Fenerbahçeliydi. Film zaten gerçek duygularla çekildiği için halen seyrediliyor.

Totemlere gelecek olursak fazla totemim olduğunu söyleyemem. Sadece 2008’de Şampiyonlar Ligi’nde ilerlediğimiz dönemde bir totemim vardı. Grup kuraları çekildiği an tüm maçların skorlarını bir kağıda yazdım ve bir Beşiktaşlı abime gösterdim. Hesaplamama göre 11 puan ile gruptan çıkacaktık ve öyle de oldu. Skor olarak da 5 maçın skorunu bildim sadece İstanbul’daki CSKA Moskova maçını bilemedim. Diğer bir totemim ise o dönemdeki maçların hepsini evde ve tek başıma seyrettim. Bu zaten benim için oldukça zorlayıcı oldu bu yüzden bir daha denemedim.

 

 

 

 

Doruk Boyacı: Ben ayrıca Çakallarla Dans filmindeki ‘’Stuttgart’’ sahnesini sormak istiyorum. Neden Stuttgart ? Nereden aklınıza geldi ?

Murat Şeker: Benim yurtdışında ilk gördüğüm şehir Stuttgart. Hatta çekimlerde söyleyeceğimiz şehre karar verdiğimizde Hakan Abi de söylemekte oldukça zorlanmıştı. Yani asıl sebebi bu. Ayrıca bunun hiç beklemediğimiz bir artısı oldu, yurtdışında en çok izlenen şehirler sıralamasında Stuttgart normalde 9. sırada falan olurken bizim filmlerde iki veya üçüncü sırada oluyor.

 

Uğur Sever: 3 Temmuz sürecinde şike yayınlarının çocuklar üzerinde kötü etkisini ele alan ‘’ Can’ın El Kitabı’’ adlı kısa filmi çektiniz.Fenerbahçe harici diğer takım taraftarlarından nasıl tepkiler aldınız ?

Murat Şeker: Genelde pozitif ama aşırı fanatiklerden nasıl olaylar döndüğünü anlamayıp da negatif eleştiri yapanlar oldu. Zaten benim sinemada odaklandığım nokta ‘’Çakallıklar’’ olduğu için çektiğim filmlerim de bir şeklide bilinçlendirmeye çalışıyorum.

 

Doruk Boyacı: Dünya sinemasında ‘’Goal’’ serisi Green Street Holigans ve ‘’Victory’’ gibi filmleri görmek mümkün.Genel anlamda sinema alanında futbol nasıl işleniyor ? Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz ?

Murat Şeker: ‘’Goal’’ serisi hariç diğer filmler daha çok taraftarlık üzerinden işlenen filmler.Hepsinin ayrı bir duygusu var farklı yönleri üzerinden işlenmesi güzel. Mesela ‘’Zafere Kaçış’’ filmi futbol filmlerinin en ünlüsü orada da savaş konusunun arka planında futbol işleniyor.

Ayrıca futbol filmi çekmek çok zor bir iş, futbolcuyu canlandıran kişinin pek yeteneği olmaması büyük sorun olabiliyor.Aynı pozisyonu on kere çekebilirsin. İyi açıyı yakalaman,oyuncunun iyi vurması gibi etkenler çok önemli.

 

Uğur Sever: Daha önceki röportajlarınızda belirttiğiniz gibi, “Çakallarla Dans” film serisinde gerçekten “Çakal” diye nitelendirebileceğimiz bir oyuncu kadrosuyla çalıştınız. Bu kadro, şu anda Türk komedi sinemasında belli bir yere ulaştı ve açıkçası bu film serisi de kült oldu diyebiliriz. Bu kadro nasıl bir araya geldi? Oyuncu tercihlerini nasıl yaptınız? Örneğin, Aşk Tutulması adlı filmde “Uğur” karakterini canlandıran Tolgahan Sayışman’ın da koyu bir Fenerbahçe taraftarı olduğunu düşünürsek, bu tip etmenleri de göz önünde bulunduruyor musunuz?

Murat Şeker: Aşk Tutulması’nda annem Tolgahan’ı keşfetmişti. “Bak, Elveda Rumeli’de bir oğlan var, o iyi. Boylu, poslu” dedi. Biz Limonlu Bahçe’de buluştuk Tolgahan ile. Konuştuk, ettik. Gitmeden Serdar Akar’ı aramıştım. “Tolga’ya film teklif edeceğim, huyu suyu nasıldır?” dedim. “İyi çocuktur.” dedi. Oturduk konuştuk, anlaştık. Tam son anda “Tolgahan hangi takımlısın?” dedim, “Fenerbahçeli’yim.” dedi. Benim içim bir rahatladı. Anlaştık ama Galatasaraylı’yım falan dese belki sonradan kıvırtırdın dedim. Çünkü bu tarih boyunca kalacak. Bir Galatasaraylı’nın böyle bir şeyi olmazdı.

Çakallarla Dans’ta takım meselesi, tamamen tesadüf. Biz içerde ben, Hülya Hanım’da cast duygusu kuvvetli. Puzzle gibi dört tipi birbirinden boyu, posu, yüzü farklı olsun diye uğraştık. Hepsini gördüğümüz an kimler olduğunu anlayalım diye oluşturduk. Dolayısıyla kadronun yıllarca birlikte film yapabilecek olması önemli, eksilmeden yoluna devam eden ilk filmiz biz. Hababam Sınıfları’nda bile Tarık Akan ilk filmde var, sonralarında yok.

Biz 2010’da yola çıktığımızda komedi hala daha kare as diyeceğimiz Şahan, Cem, Ata gibi kadro bunların hiçbiri oyuncu değil. Hepsi şovmen. Evet çok komik adamlar, stand-up’çı komedyenler. Sinema salonundaki mizah stand-up’çulara mı kalacak diye düşündük. Biz bu işin okulunu okuduk, sinemacıyız. Komiğiz de. O yüzden de dedik ki tiyatrocularla bir araya gelip, kendimiz ve bizden sonraki nesil için bir alan açalım dedik. Bu sadece stand-up’çıların elinde olacak bir konu değil. Sinema yapıyoruz. Dolayısıyla konservatuar okumuş, tiyatroya ve oyunculuğa gönül vermiş bir ekibi bir araya getirelim ve biz de yeni bir alan açalım. Tesadüftür ki, bütün oyuncu ekibi Fenerbahçe’li çıktı. O da ayrıca bir güzel oluyor.

Neticede hepimiz oyuncuyuz ve farklı insanlarız. Ortak olarak tiyatro, sinema yapma arzusu, beraber maçlara deplasmanlara gittik. Eskişehir deplasmanına gittik, İlker ile Final Four’a, Timur ile Grasshoppers maçı için İsviçre’ye gittik. Dolayısıyla dostluğu pekiştiren bir durum oluyor. Bu da uzun soluklu bir çalışmayı yaratıyor.

 

 

 

 

Uğur Sever: Sosyal medyada gördüğümüz üzere Fenerbahçe basketbol takımının maçlarını kaçırmıyorsunuz. Özellikle Fenerbahçe’nin basketbol takımındaki bu aidiyet duygusu skorlara da yansıyor. Son 3 sezondur Final Four’a kalmayı başaran bir takımdan bahsediyoruz. Sizce, basketbol takımındaki başarının sırrı nedir?

Murat Şeker: Obradovic’in göz ardı edilemeyecek bir etkisi var. Çünkü mükemmeliyetçi ve bu duygusunu tüm takıma aşılıyor ve kurduğu ekip birbirinin eksiklerini çok doğru bir şekilde tamamlayan bir ekip. Avrupa’da iyi defans yapmadığınız sürece başarı elde edemezsin, bizde daha yıldızlar olsa da Kalinic Play-Off’ta, Final Four’da ilk 5’te oluyor. Kalinic, normalde sıradan bir oyuncu diyebileceğiniz kişi ama aslında vazgeçilmez bir oyuncu. Futbolda Mehmet Topal gibi. Mehmet Topal bir yıldız değil ama Mehmet Topal’sız bir takım düşünmemeliyiz. Ya da Josef de öyle. Fenerbahçe futbol takımının en büyük kusuru Josef ile Mehmet’in yan yana olması.

Baskette bir takım oyuncusu olan Kalinic’in varlığı bile Fenerbahçe’nin başarısını özetliyor. Yoksa Dixon 32 yaşından sonra müdafaa yapmaya başladı. Udoh, sanki doğuştan Kızıltoprak’tan yetişmiş, gayet Atatürkçü bir adama dönüştü. Onların da hoşuna gidiyor. Madrid’e de gidiyor, ama en kötü orada da 50 Fener’li var. Daha doğrusu Trabzonspor deplasmanı hariç dünyanın her yerinde Fener’li var. Dolayısıyla takımdaki başarıyı pekiştiriyor ama bu yıl özellikle herkes o son 1.8 saniye kala ribaundu alamamanın büyük bir hırsında. Dolayısıyla biz hepimiz ah uh diyoruz da, esas sahada ter döken adamlar zaten play-off maçlarında çıktı ortaya.

Sezon başından beri eksik kadroyla oynadık, bir de Obradovic’in kurduğu düzende hepsi bir araya geldi. İstisnalar da var. Mesela Bogdanovic’siz sistem işlemiyor. Bogdanovic’in sahada olması yeterli. Panathinaikos 3. maçında mesela Bogdanovic mıknatıs gibi bütün her şeyi üstüne çekti, Nunnaly çıktı devreye. Ki Melih de vardı. Real Madrid bizle oynayacağı yarı final maçı için şu anda “Ulan bu Obradovic kimi oynatacak, nasıl oynatacak?” diye düşünüyorlar.

Fenerbahçe’nin en başarısız olduğu branş mesela futbol. Eğer şu aptal saptal içerdeki maçlar kaybedilmese şampiyon olunurdu. Onlar saçmalık yani. Tamamen oyuncuların ciddiyetsizliği. Aziz Yıldırım, Advocaat ne yapsın? Çünkü oyuncular zengin. Şenol Güneş’in çok güzel bir lafı var, “Biz futbolcuyken, fakirler oynar zenginler izlerdi. Şimdi zenginler oynar, fakirler izler.” Çok para kazandıkları için böyle. Fenerbahçe derbilerde niye iyi? Seyirci etkisi var ve “Biz iyi takımız abi” etkisi de var. Oynamayan adam Robin Van Persie mesela. Lükse bak. Kötü dediğin adam Skrtel, Kajer falan. Dolayısıyla basket takımının en büyük başarısının sırrı eksiklerini tamamlayan bir kadro yapısında. Futbol takımında da birbirinin eksiğini tamamlamayan bir kadro yapısı var.

Mesela bir mevkide 3 adam var, ama 10 numarada hiç kimse yok. Takım olma duygusuna gelecek olursak, Fenerbahçe’deki son 2 sezondur tat vermeyen futbolun sebebinin Emre’nin gidişi olarak düşünüyorum. Takımın abisi yok ve hırs makinası yok. Volkan var ama saha içinde o düzeni organize edecek bir durumda değil, kaleci. Galatasaray’ın 2000 ruhu dediğinde Hagi vardı. Kendi oynamasa bile “Okan sen oraya git, Emre sen buraya gel, Hakan git” falan. En kötü oynadığı günde bile ortalığı karıştırıyor ve kırmızı kart gördürüp takımı ateşliyor. Mesela bizde en büyük eksikliklerden beri Kuyt. Topa kafasını sokan, kafası yarılsa da oynayan bir adamdı.

Yendiğimiz Manchester United UEFA Avrupa Ligi’nde finalde, ön elemede bizi sidik zoruyla eleyen Monaco yarı finalde. Biz aslında o kalibrede bir takımız. Bir de tribünlerin boş olmasını ben de istemem. Futbolcular için de garip. Türkiye’nin en büyük kulübüne geliyorsun, 8000 seyirci ortalamasıyla oynuyorsun. Sonra büyük bir maç oluyor, stat doluyor. Garip bir durum, keyif kaçırır.

 

Doruk Boyacı: Futbolun yanında “Deliormanlı” adında bir boksu konu alan bir film yapmıştınız. Sadece futbola değil, aynı zamanda sporun bir başka dalında film yapmanız, gelecekte bir başka spor dalını konu alan film yapacağınız anlamına geliyor mu? Örneğin, bir basketbol filmi, örneğin bir atletin hayatı vs…

Murat Şeker: Evet. Çünkü beden ile yapılan işlerin sinemada bir görsel karşılığı var. Her ne kadar sinema piyasası “Spor filmi iş yapmıyor.” dese tam da dediğin gibi bir atletin mücadelesi ,hırsı azmi bir film konusu zaten. Örneğin Süreyya Ayhan’ın köyden çıkıp bir Avrupa şampiyonu olması başarı öyküsü bir film konusu. Ama bizim sinemamızda başarı öyküsü de yok.

O yüzden “Çakallar’ı” yapıyoruz. Bizde başarı öyküsünden daha çok “Abi nerden indirdin?”, kısa yoldan kazanma fikri daha ilgi çekici geliyor. Ben kendi hayat öykümün filmini yapsam neticede “Çakallar’la indirdin parayı ne uzatıyorsun bize garsonluk marsonluk ne anlatıyorsun?” diyecek. Ama diyorsun ki sabah akşam çalışıyoruz, oraya gidiyoruz buraya gidiyoruz. Çalışmadığmız günlerde bile sosyal etkinlik çerçeveside kimsesiz çocuklara gidiyoruz. İnsanlık için yapıyorsun. Tatilimi de yapıyorum yurt dışına da gidiyorum.

Mesela Fenerbahçe tribününden edebiyat öğretmeni bir kardeşimiz var, onun nikah şahidi olmak için Avcılar’a gidiyoruz. Dönüş yolunda “Ah ulan Murat Şeker” diyorsun ama halkın yönetmeni olmak kolay değil. Dayanacaksın, 2 saatte gidip geldim. Bir yandan biliyorum başıma geleceğini ama gidiyorsun. Dolayısıyla tabi ki sporla ilgili bir film daha yaparız. Özellikle zaten Fenerbahçe Basketbol takımı her şeyi hakediyor şu an. Neticede benim beklediğim şey 21 Mayıs sabahı. Bi geçsin de bakalım. Acaba Olympiakos CSKA’yı eler mi beyler?

Doruk Boyacı: Bence Fenerbahçe-Olympiakos finali olacak.

Murat Şeker: Onlar da intikam falan diyor.

Uğur Sever: Tişörtler de çıktı. Misilleme gibisinden.

Murat Şeker: Tabi tabi. O yüzden finale çıkmaları daha potansiyelli bir şey.

 

Uğur Sever: “Deliormanlı” filminin kadrosunda eski boksör Danny Williams’ı görüyoruz. Kadroya nasıl dahil ettiniz, ilerde de böyle ünlü isimlerle çalışmayı düşünüyor musunuz?

Murat Şeker: Valla orada bize Bilgehan Demir yardımcı oldu. Projeyi yapmaya başladığımızda Bilgehan ile danışman olarak çalışmak istiyoruz dedik. “Gel sen ol, zaten Türkiye’de aktif olarak bunu yapan sensin.” dedik. Ondan sonra Bilgehan ile oturup çalışmaya başlayınca bütçemizi ona söyledik. O seçenekleri söyledik, biz bütçemize göre baktık. Anthony Joshua’yı bir reklama getirmişti Bilgehan. O şimdiki noktada değildi. Ulan şimdi o daha yüksek bütçe dedik. Danny var dedi, daha iyi, müslüman, sakin bir adam, taıyorum dedi. Bilgehan da bunları biliyor. Saçma olan da bu. Bi geldi, beş vakit namazında, “Her şey için teşekkürler” diyor, yemeğe gittik “Allah razı olsun” diyor falan, “Bu haram mı helal mi?” diyor, “Siz rakı içiyorsunuz mu?” diyor. “Biz Türküz, rakı içmezsek olmaz.” diyoruz. Orada bir kafası karışıyor, “Ulan bunlar da Müslüman ama rakı içiyorlar” diyor. Ekip de çok sevdi. O kadar iyi bir insan olduğunu görüyorsun. Herife para veriyorsun ama en son dayak yiyecek. Biz bayağı vurdurduk filmde. Bir iki yerde Sarp’ın “Ağzım gitti, beynim gitti.” dediği yer oldu.

 

Doruk Boyacı: Spordan bağımsız filmlerinizin de oldukça farklı ve kaliteli işler içerdiği bir gerçek. Türk sinemasında daha önce karşılaşmadığımız, genelde Hollywood’da karşılaştığımız köpeğin ve çocuğun arkadaş ilişkisini konu alan bir film yaptınız. “Arkadaşım Max” filmiyle bu alanda Türk sinemasına öncülük ettiniz. Böyle bir film çekmeye nasıl karar verdiniz?

Murat Şeker: O filmin yapımcıları olan Focus Film’in fikriydi. Ben hemen kabul ettim. Biz de ofiste çocuk filmi yapalım diye konuşuyorduk. Benim dışardan gelen bir teklifi hemen kabul etmem nadirdir. Çocuk filmi olması, köpek-çocuk ilişkisi. Bence çok güzel bir film o. Bozcaada’da çektik. Amerikalıların bize attığı iki büyük kelek var. Birisiyle baş edebiliriz, öbürüyle edemeyiz. Baş edemeyeceğimiz kelek, aksiyon sineması. Adamlar aksiyon sinemasının görselini tamamen hafızamıza kazıdı ve buna çok para harcadılar. Hızlı ve Öfkeli 8’de toplam parçalanan araba maliyeti 600 milyon dolar mıymış neymiş. O para bütün Türk sinemasının filmlerini topla iki ile çarp et, yine etmez. Ama çocuk filmleriyle baş edebiliriz. Evet animasyon filmi yapamayız ama “Arkadaşım Max” tarzı filmler yapabiliriz.

Gezi parkı döneminde vizyona çıkmıştı, 100 binlerde falan kaldı. 29’unda olaylar patlak verdi, biz de 5 Haziran’da vizyona girdik. Gala bile olmamıştı. Bilboard’ları hatırlıyorum, üstünde de yazılar vardı. Metrolar çalışmadı, biz özellikle bir de metrolara reklam yapmıştık. Ama o da ülkemiz için başka önemli bir toplumsal dönemdi. Ama geriye baktığımızda kendi filmografimde en özel yer adlettiğim filmdir “Arkadaşım Max.” Hem severek yaptık, hem kendi çocukluğumuzdan kattık. Amerikanvari gibi gözüken ama tamamen yerli bir film yaptık. Yapabildiğimizi gördük, biraz daha bütçe olsaydı Amerika’da çekerdik. Taş gibi olurdu.

Çocukların unutulduğu bir süreçteyiz. Ona üzülüyorum. Tek kanallı zamanlarda bile Adile Naşit çıkardı, “Hadi kuzucuklarım uykuya” derdi. Şimdi ulusal kanallara bakıyorum, “Hadi çocuklar uykuya” diye alt yazı çıkıyor. Tamam, tematik kanallar da var ama bir 5 dakika ayıramıyor musun ya? Günün birinde kanal yöneticiliği yaparsam, çocuklara özgü şeyler yapacağım. Dizilerin ana teması, önce hizmetçi, sonra uşak, en son da bahçıvana modunda yani. Eskiden “Çarli” ve “Pulsar” vardı. Şimdi onlar da yok yani.

 

 

Favori yabancı takımınız: Şampiyonlar Ligi finalinde yanıtını bulacak bu soru. Ama eskilerden beri Real Madrid. Ama bu Juventus kadrosunun hastasıyım ve kazanmasını istiyorum.

Messi ve Ronaldo dışında Faal favori futbolcunuz: Şu an Higuain. Ben hastasıyım.

Messi mi Ronaldo mu : Zor soru ama ben Ronaldo’cuyum.

Efsanelerden favori futbolcunuz: Hatta biz çocukken şey vardı, “Maradona Maradona kurban olam yaradana” manisi vardı.

İzlemekten en keyif aldığınız takım: Fenerbahçe Basketbol takımı

Hayatınızda unutamadığınız bir maç: 4-3’lük Galatasaray maçı. Ben tribündeydim bir de o maçta. Ali Sami Yen’deydim.

Sizin gördüğünüz en iyi Fenerbahçeli futbolcu: Rıdvan Dilmen

 

 

 

Uğur Sever: Son olarak da, kişisel bir soruyla röportajımızı tamamlayalım. Tuttuğunuz takımı yaptığınız filmlerinizde bu kadar öne çıkartan biri olarak, Murat Şeker nasıl Fenerbahçeli oldu?

Murat Şeker: O “Babadan Miras Bu Sevda” diyeyim. Sorgulamadan, soy adım gibi bir şey. Bir de babam az deli değil, altım bezli beni maçlara götürmeye başlamış. Kardeşim de öyle. Ben 6 yaşındayım, Uğur da 2 yaşında. Kış, kar falan var. İki çocuk da olduğu için abi sen öne geç diyorlar. Ama yok bekliyorsun kuyrukta falan. Yol veriyor öne geç diye, yine de o sıra “Abi manyak mısın bari küçüğünü evde bıraksaydın” diyorlar. Ayrıca Bakırköy maçlarına da gidiyorduk. Biz Bakırköy’lüyüz. Cumartesi Bakırköy maçlarına, Pazar Fener maçlarına gittiğimiz zamanlar da oluyordu. Bakırköy’ün şampiyon olduğu sene ligde Beykoz, Karagümrük, Kasımpaşa, Sarıyer falan vardı. İstanbul’un en köklü kulüpleri, her maç bela. Kasımpaşa maçı vardı taşlanma oldu, Eyüp maçı öyleydi. Şimdi babam Bozcaada’da çiftçilik yapıyor. Eski usül, Digiturk olmadığı için FB TV’den dinliyor maçları. Onun için yabancı bir durum değil tabi. Benim yeğenlerim için de geçerli. Can’ı Galatasaray maçına götürdük 5.5 yaşında diye. O maçtan beri bir daha maça gelmedi, korktu. Persie bir gol attı, arkamızda 1.90’lık zeballak üzerimize atladı. “Abi manyak mısın?” diyorum. Çocuk da korktu yani. Ben adamı tutmaktan gole sevinemedim. Sakin ol, çocuk var falan diyorum. O yüzden de öyle oldu. Armut dibine düşermiş.

Etiketler: / / / /


ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ
Ankara Web Tasarım